
(Orhan Kemal ruhuyla)
“İşçinin İftarı: Ekmek, Onur ve Dayanışma”
Akşam vardiyasının sonuna doğru fabrikanın içi daha da ağırlaşırdı. Pamuk tozları havada asılı kalır, makinelerin uğultusu insanın göğsüne yerleşirdi. O gün kimse konuşmuyordu. Herkes saati bekliyordu; duvardaki paslı ibre, sanki inadına ağır ilerliyordu.
Hasan’ın karnı öğleden beri zil çalıyordu. Sabah sahurda içtiği ince çay çoktan tükenmiş, midesinde yalnızca boşluk kalmıştı. Ama asıl açlık o değildi; iki haftadır eve götürdüğü para azalmış, çocukların yüzüne bakamaz olmuştu. Oruç, yoksullukla birleşince insanın içi daha çok sızlıyordu.
Yan tezgâhta çalışan Ali Usta, makinayı durdurmadan başını ona doğru eğdi.
“Az kaldı,” dedi dudaklarını oynatarak.
Hasan başını salladı. Az kalmıştı ama en uzun süre de o son dakikalardı.
Yeni gelen çocuk, kimsenin adını henüz öğrenemediği ince yapılı bir delikanlı, kapıya yakın yerde ayakta bekliyordu. İlk Ramazanıydı bu şehirde. Ne ailesi vardı yanında ne de iftara çağıran bir kapı. Elinde küçük bir poşet tutuyordu; içinde yalnızca kuru bir simit.
Sirenden önceki sessizlik fabrikanın üzerine çöktü. Birden, kulakları delen o tanıdık ses patladı. Akşam sireni.
Ama o gün kimse hemen dağılmadı.
Makineler sustu, kayışlar yavaşladı, uğultu çekildi. Ortaya çıkan boşlukta insanların nefes alışları duyulur oldu. Hasan cebinden buruşturulmuş gazete kâğıdını çıkardı. İçinde iki zeytin, yarım ekmek vardı. Etrafındakilere doğru uzattı.
“Bugün paylaşımlı,” dedi.
Ali Usta, her zamanki bakır matarayı ortaya koydu.
“Su benden.”
Bir başkası cebinden küçük bir peynir parçası çıkardı. Bir kadın işçi, sabah çocuklarına ayırdığı hurmalardan ikisini saklamıştı; onları bıraktı ortaya.
İnce yapılı çocuk hâlâ kenarda duruyordu. Nereye yaklaşacağını bilemiyordu. Ali Usta onu eliyle çağırdı.
“Gel bakalım. Sofra kaç kişilikse o kadardır.”
Çocuk çekinerek oturdu. Beton zeminin soğuğu dizlerinden içeri yürüdü ama kimse aldırmadı. O sırada uzaktan ezan sesi duyuldu. İnce, titrek bir ses, fabrikanın paslı duvarlarına çarpıp içeri süzüldü.
Kimse acele etmedi. Önce birbirlerine baktılar. Sonra Hasan ekmeği böldü.
Lokmalar küçüktü ama kimse şikâyet etmedi. O an, açlık sanki biraz geriye çekilmişti. İnsan, yalnız olmadığını hissedince doymaya daha yakındı.
Çocuk suyu ilk içtiğinde gözleri doldu.
“Ben… ilk kez…” dedi ama gerisini getiremedi.
Ali Usta omzuna dokundu.
“Burada kimse yalnız oruç açmaz.”
Ofis katının ışıkları çoktan yanmıştı. Patronun odasında masa doluydu belki; sıcak yemekler, gürültülü kahkahalar… Ama avludaki küçük halka, betonun üstünde kurulan bu yoksul sofra, onlardan daha gerçekti.
Ezan bittiğinde kimse kalkmadı. Bir süre öylece oturdular. Günün yorgunluğu, açlığı ve içlerine sinmiş sessizlik yavaş yavaş dağıldı.
Hasan ayağa kalktı.
“Yarın yine burada,” dedi.
Kimse söz vermedi ama hepsi biliyordu:
Ertesi gün siren yine çalacak, makineler yine susacak ve o küçük sofra yeniden kurulacaktı.
Çünkü bazı sofralar zenginlikle değil, bölüşülen ekmekle büyürdü.
Ve bazı akşamlar, insanın kalbini doyururdu.

Yorum Yazın