
Eskiden meyhane sadece içilen bir yer değildi. Bir masa etrafında kurulan küçük bir evrendi. Sözün ağırlığı vardı, susmanın bile anlamı. Kadeh kaldırılırken edilen “şerefe” sözü, bugünkü gibi alelacele söylenen bir nezaket kalıbı değildi.
“Bu masada olan, bu masada kalır” demekti.
Yani sır emanetti, söz namustu.
Meyhane kültürü, yüksek sesle konuşmayı değil; doğru zamanda konuşmayı öğretirdi. Kimse kimsenin sözünü kesmezdi. Yaşça büyük olan dinlenir, yeni gelen gözlemlerdi. Masaya oturmanın bile bir usulü vardı. Selam verilir, izin alınır, kadehler göz göze gelmeden tokuşturulmazdı. Çünkü o kadeh sadece içki değil, karşıdakine duyulan saygının işaretiydi.
Eski meyhanelerde sevgi sessizdi, saygı gösterişsizdi. Kimse kimseyi küçültmez, kimse kimsenin acısını eğlenceye dönüştürmezdi. Dert anlatılırdı ama bağırarak değil. Gülünürdü ama bir başkasının yarasına basarak değil.
Bu yüzden meyhaneler, edebiyatçılar için cazipti. Çünkü orası insanın maskesini bıraktığı yerdi. Şair, öykücü, yazar; meyhanede süslenmezdi. Olduğu gibi otururdu masaya. Kalemle yazamadığını sözle söyler, bazen susarak anlatırdı. Nice dizenin, nice hikâyenin tohumu o masalarda atıldı.
Meyhane müziği de bu kültürün ayrılmaz parçasıydı. Yüksek sesle çalan şarkılar değil; içeri sızan bir ud, uzaklardan gelen bir keman. Şarkı, masaya eşlik ederdi; masayı bastırmazdı. Kimse şarkıya hükmetmez, şarkı da kimseyi yönetmezdi.
Bugün “meyhane” denince akla gelenle, eskilerin meyhanesi arasında derin bir uçurum var. Çünkü o eski kültürde esas olan içki değil, insandı. Muhabbetti. Paylaşımdı. Ölçüydü.
Belki de bu yüzden edebiyat hâlâ o eski meyhaneleri arıyor. Çünkü edebiyat da bağırmaz; dinler. Edebiyat da acele etmez; bekler. Ve en çok da, masada kalması gereken sözlere kıymet verir.
Bu yazıyı okuyanlar için bir hatırlatma olsun:
Meyhane bir mekân değil, bir ahlaktı.
Ve ahlak kaybolunca, masa da dağılır.

Yorum Yazın