
Ne zaman baksa o yüksek kulelere,
Parmak uçları pişmanlıkla dolar.
Sorduğunda o falcı kadına,
Kadın dedi ki:
Şiirlerindeki o ışık, büyük bir hatadır.
Ve gözlerin;
Yokluğun sürmesi çekildiğinden beri,
Yağmalanmış uzak bir diyardır.
Gölgesi ise;
Savaşların ayakta unuttuğu bir duvar...
Ne zaman o duvara su fırlatsa,
Yüzünü görürdü orada;
Ateşin ortasında yarım kalmış
Bir cümleye benzeyen yüzünü.
Kafedeki o en uzak köşe çeker onu.
Dünya, onu asla cezbetmeyen bir fikir,
Sessizliği ise;
Hiç kapanmayan bir penceredir.
Cilbabı, eski bir aynadan sızan
Soluk masalları anlatır.
Kahvesini bir yabancının sükunetiyle söyledi.
Şiir, daha ilk yudumda yaşlandı;
Ve kokusu tökezledi o boşluğun kıyısında,
Yağmurun geçip gittiği bir sınırda.
Kafedeki şarkı,
Onun yüz hatlarında bir başlangıç arar.
Garson sessizce yaklaşıp sordu:
“Hanımefendi, bu gül sizin... Masada unuttunuz.”
Şalını düzeltti ve bakmadan cevap verdi:
“Güller sadece bir kez okunur,
Ondan sonrası ise...
Sadece soluşun bir tekrarıdır.”
Garson şaşkınlıkla doğruldu,
Gülü, ne yapacağını bilemediği
Sır dolu bir emanet gibi aldı.
Kadın bir an durdu,
Sonra arkasında titreyen fincanlar
Ve daha da yalnızlaşan bir sandalye bıraktı.
O andan beri, kafe griye bürünmeye başladı;
Nasıl bürünmesin ki?
Onun oturduğu o köşe
Hep rezerve,
Ama artık hiç kimse gelmiyor.
Yazar: Reema Hamza (Suriye)
Tüm hakları saklıdır.

Yorum Yazın