• YAŞASIN SOKAK KÖPEKLERİ
      YAŞASIN SOKAK KÖPEKLERİ
      13 Ocak 2026 22:35
      Son Güncelleme:13 Ocak 2026 22:35
      Mehmet Yılmaz

      YAŞASIN SOKAK KÖPEKLERİ

      -Yaşanmış bir olaydan alıntıdır-

       

      90’lı yılların başında, Ankara’nın ayazında şekillenmiş bir karakterdi Alperen. kimya mühendisliği son sınıfın o ağır dersleri arasında, İstanbul’dan gelen o davet mektubu bir umut ışığı gibiydi. Ancak o ışık, İstanbul’un parıltılı plazalarına vardığında bir nebze gölgelenmişti.

      ​            Nisan ayının ortasında, baharın yeni ziyaret ettiği bir Cumartesi sabahıydı. Alperen, bir gece önceki otobüs yolculuğunun yorgunluğunu üzerinden atamadan, Esenler’den bindiği dolmuşla firmanın devasa merkez binasına ulaştı. Saat henüz 10.30’du.

      ​            Bekleme salonuna girdiğinde, içerideki hava dışarıdaki bahardan çok farklıydı. Ankara’nın devlet üniversitesinden gelen "ezik, ama başarılı" Alperen, paralı kolejlerden yetişmiş, birbirini tanıyan ve yüksek sesle uçak yolculuklarını anlatan bir grubun içine düşmüştü. Snop görünüşlü gençler, sanki bir iş görüşmesine değil de bir kokteyle gelmiş gibiydiler.

      ​            Sekreter hanım, gülümseyerek içeri girdi: "Arkadaşlar, yol masraflarınız için bilet, fiş veya faturalarınızı teslim edebilirsiniz. Dönüş biletleriniz dahil hepsini karşılayacağız."

      ​            İşte o an, Alperen’in içindeki o ince tel koptu. Kolejli tayfa, cüzdanlarından çıkardıkları uçak biletlerini sallayıp taksi ücretlerinin yüksekliğinden şikayet ederek gülüşürken; Alperen elindeki buruşmuş otobüs biletine ve ayakkabılarındaki yorgunluğa baktı. Onların alaycı gülüşleri, salonun yüksek tavanında yankılanırken, Alperen önüne konan başvuru formuna öfkeyle eğildi. "Zaten beni almazlar," diye düşündü. Soruları baştan savma, hızlı ve neredeyse okunaksız bir yazıyla doldurmaya başladı.

      ​            Saatler geçti. Çaylar içildi, simit, poğaça ve börekler yendi. Alperen listenin sonundaydı. Saat 15.00’te kapı açıldı ve içeri davet edildi. Karşısında, saçlarına yeni kır düşmüş bir İK müdürü ve yardımcısı ile koordinatör oturuyordu.

      ​            Mülakat başkanı İK müdürü, Alperen’in özensizce doldurulmuş formunu eline aldı. Hızlıca okudu, bir noktada durdu ve gülümsedi. Formu masaya bırakıp Alperen’in gözlerinin içine baktı: "Alperen Bey, formda 'Bir hayvan olsaydınız hangisi olurdunuz?' sorusuna çok ilginç bir cevap vermişsiniz. Sabahtan beri aslanlar, kaplanlar, vizyoner kartallar havada uçuşuyor. Siz ise sadece 'SOKAK KÖPEĞİ' yazmışsınız. Neden sokak köpeği?"

      ​            Alperen, otobüs yolculuğunun yorgunluğunu ve sabahki aşağılanma hissini bir kenara bıraktı. Sırtını dikleştirdi. O an işi alıp almamak umurunda bile değildi. Sadece kendi gerçeğini haykırmak istiyordu: ​"Çünkü efendim," dedi, sesi titremeden. "Sokak köpeği başına buyruktur. Bir sahibe, bir tasmaya, bir konfor alanına bağlı yaşayamaz. Sokaktaki her çukurun yerini, her esintinin kokusunu o bilir. Hayatta kalmak için bir başkasının önüne koyacağı mama kabına değil, kendi içgüdülerine ve dayanıklılığına güvenir. Özgürlüğün bedeli bazen aç kalmaktır, bazen dışlanmaktır ama o özgürlükten asla vazgeçmez. Ben buraya o sokağın tozunu yuta yuta geldim."

      ​            Odada derin bir sessizlik oldu. İK müdürü, formun üzerine bir not düştü. Alperen, bu cevaptan sonra kapının gösterileceğinden emindi. Alperen, o ana kadar yaşadığı sınıf farkı gerginliğini ve İK müdürünün "Sokak Köpeği" cevabına verdiği şaşkınlığı bir fırsata çevirmişti. Artık kaybedecek bir şeyi yoktu, bu yüzden kurumsal nezaket kurallarını bir kenara bırakıp o sarsıcı dürüstlüğüne devam etti.

      ​            İK Müdürü, masasındaki kalemi yavaşça bıraktı ve arkasına yaslanarak o klasik soruyu sordu: "Peki Alperen Bey, bu özgür ruhunuzla, on yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?"

      ​            Alperen, odadaki kolejli gençlerin büyük ihtimalle parıltılı ünvanlar verdiğini biliyordu. O ise hafifçe gülümsedi ve şu cevabı verdi:

      ​            "On yıl sonra kendimi bir makam koltuğunda ya da kartvizitindeki ünvanıyla övünen bir beyaz yakalı olarak görmüyorum. On yıl sonra kendimi; kendi kurduğu sistemin başında, kimseye 'hesap sormayan' ama kimseden de 'emir almayan' bir adam olarak görüyorum.

      ​Belki kendi kimya tesisimin üretim sahasında, üzerinde yine bu yorgun ama onurlu mühendis önlüğüyle, işçileriyle aynı kaptan yemek yiyen biri olurum. Belki de bu şirketin size en çok kâr ettiren ama aykırı fikirleri yüzünden 'zapt edilemeyen' o kilit adamı...

      ​            Ama nerede olursam olayım, on yıl sonra kendimi aynaya baktığında; 'Hâlâ kimsenin tasmasını boynuna takmadın Alperen' diyebilecek kadar özgür bir yerde görüyorum."

       Alperen’in on yıl sonrası için çizdiği tablo, bir şirkete olan bağımlılığı değil, başarıya olan tutkuyu ve özgünlüğü simgeliyordu. Alperen’e teşekkür ederek, olumlu bir cevap olması halinde haber verileceği söylenerek uğurlandı.. Odada baş başa kaldıklarında İK müdürü, not defterine büyük bir "X" harfi çizdi. Çünkü, o yıllarda kurumsal firmalar, geleneksel yönetim şekilleriyle yönetilen çerçevesi kalın çizgileri olan firmalardı.

      “Yarım saat oldu beni konuşturuyorsun, bir orta kahveyi hakettim sanırım” dedi

      nazikçe, Salih Bey Amca.  “Bu hikayenin kahramanı Alperen’di. Şahitlerinden biri olan İK müdür yardımcısı ise bendim” dedi. “O zamanlar çok deneyimsizdim. 8 yıl sonra Alperen’i TÜBİTAK’ta müdür yardımcısı olarak gördüm. İlk ideallerine ulaşmıştı. Eğer, İK müdürü “Bize aslan taklidi yapan kediler değil, sokağı ve gerçek dünyayı tanıyan, kendi karakterini her şartta koruyan mühendisler lazım” demiş olsa bu hikayenin kahramanı olurdu.”

      13.01.2026, Mehmet Yılmaz

      EDEBİYAT MAGAZİN GAZETESİ

      Yorum Yazın