• Kâbusların Bulut Parçası
    • Kâbusların Bulut Parçası
      Səma Muğanna’nın duygu yüklü öyküsü “Kabusların Bulud Parçası”, affetmenin, hayal kurmanın ve kendini keşfetmenin sınırlarında dolaşan genç bir kadının içsel yolculuğunu anlatıyor. Kumlu bir sahilde başlayan hikâye, Yasəmən’in geçmişiyle yüzleşmesini, babasıyla sembolik bir buluşmayı ve hayallerine yeniden tutunma cesaretini konu alıyor. Gökyüzünden inen bir bulut parçası, onunla konuşarak hem Tanrısal bir mesajı hem de bastırılmış arzularının yankısını taşıyor.Yasəmən’in çocukluk anıları, yarım kalan piyano hayali ve babasına duyduğu kırgınlık; gökyüzü, deniz ve toprak metaforlarıyla örülü bir anlatımda yeniden şekilleniyor. Hikâye, okuyucuyu “belki”lerle dolu bir dünyada affetmenin özgürleştirici gücünü sorgulamaya davet ediyor.
      08.11.2025 - 09:59 | Son Güncelleme:08.11.2025 - 09:59
      Səma Muğanna

      Kâbusların Bulut Parçası

      Səma Muğanna

      Sen kandırılmadın… Belki de en büyük günahın beni tanımamış olmandı. Eğer beni tanısaydın, hayallerimi ve arzularımı da sevecektin… Sen beni tanımadın ve öylece kaçtın… Ama belki de…

      “Belki”lerle dolu bir dünyada yaşamak çok zor. Peki ya hayal ve arzular? İnsanlar için sadece sevinçli ya da hüzünlü birer duygu olabilir, ama onun için tamamen farklıydı. Ben o kızı tanıyorum. Bazen deniz kenarında çıplak ayaklarını kuma basarak haykırır, bazen de küçük avuçlarıyla gözlerini kapatıp gülümserdi. Gözleri kahverengiydi, güneşte göz bebeklerinde sanki çılgın bir küçük kız dans ederdi, ama yağmur yağınca öyle kırılgan olurdu ki, bu kumlu sahil bile onun gözyaşlarını dindiremezdi… Saçları uzundu… Rüzgâr gibi sert ama kartopu kadar hassas… Dokunsan, ellerinden kopar… O kız saçlarına dokunduğunda kumlu sahile bir hediye vermek istedi, ama sonra ayaklarının kumda titrediğini görüp geri çekildi… İşte o anda “belki…” dedi. Bu kızın kaderine yazılan o “belki” aslında tüm alın yazısının cevabıydı…

      Gök gürledi. Şimşek çaktığında gökyüzünden küçük, hafif bir bulut parçası yere kondu ve çırpınmaya başladı. O, parçalanmış, yaralı bulut parçasına dokunduğunda bulut parçası haykırdı:

      – Dokunma!

      Araya derin bir sessizlik çöktü. Nasıl olurdu da bir bulut parçası ağlayarak çırpınırdı?

      Belki de delirmişimdir, insanların “şizofrenik” dediği delilik… Belki de hayaller ve arzular yaratmak da bir deliliktir…

      Kız bulut parçasından yavaşça uzaklaşmaya başladı. Ayakları kumlu sahilden uzaklaştıkça üşüyordu. Vücudundaki her zerresi titredikçe, ayak parmakları da onu gitgide kaçmaya zorluyordu…

      – Gitme! Sana bir sözüm var! Seni biriyle tanıştıracağım!

      – Sen mi?

      – Benim adım yok. Dünyaya geldikten sadece birkaç dakika içinde ruhumu göklere teslim ettim. Şimdi sana önemli bir şey söyleyeceğim. Beni dikkatle dinle.

      O, donup kalmıştı. Yüzündeki çizgilerin ifadesi bile değişmişti. Avuçlarını sıkarak, yerinde zıplayarak dinliyordu.

      – Sen… Sen bulutsun!

      – Bulut… Bak, sen beni bulut olarak görüyorsun. Ben sana Tanrı’dan bir mesaj getirdim, ama sen hâlâ hayallerde yaşıyorsun.

      – Hayallerde yaşamak bu kadar yanlış mı?

      – Hayır… Ama senin affetmediğin insanlar çok…

      – Ben affetmeyi beceremem.

      – Belki de onları unutmamak için affetmiyorsun. Belki de korkuyorsun ki, affedersen yeniden hayatına dönecekler. Belki de kendini sevmediğin için bu tozlu kuma ayaklarını basıp, ruhunu korkakça büyütmek istiyorsun?

      – Ama…

      – Sus. Bak, görüyor musun hayatında ne kadar “belki” var? Arzuların ve hayallerin de senden yavaş yavaş kaçıyor, çünkü sen onları bir kutunun içinde boğup öldürmek istiyorsun!

      – Ben katil değilim!

      – Katil… Katil senin ve insanların gözünde silahla öldüren kişidir, ama sen ruhundaki arzuları gizleyip toprağa gömdükçe en büyük katil olacaksın. Senin bir arzun vardı. Hayır, hayır, hatta iki arzun…

      – Sen nereden biliyorsun?

      Tam o anda arkadan biri omzuna dokunarak adını seslendi:

      – Yasemen…

      – Sakın arkanı dönme – diye bulut haykırdı.

      – Ben… Yasemen? Adımı nereden biliyorsunuz?

      – Sana dedim, soru sorma! Hemen diz çök, çabuk!

      Yıllar sonra birinin adını seslendiğini duymuştu. O, hayatta ne mutlu ne de mutsuzdu, ama arzuları yarım kalmış bir insanın bir parçası nasıl eksikse, o da öyleydi. Yere baktığında küçük bulut artık yok olmuştu. Arkasını çevirdiğinde yanmış bir mektup parçası gördü. Titreyen bedenini hafif rüzgârın sesi biraz sakinleştirdi. Hatırladı ki, hâlâ buradaydı, kainatta. Yanmış mektubun parçaları avuçlarına döküldü. Birkaç dakika boyunca avuçlarına bakıp, parçalanmış kısımları denize attı ve elinde kalan yarım parçayı okumaya başladı:

      Bak, senin arzuların da bu yarım, yanmış mektup gibidir. Senin kolların çok geniştir, Yasemen. Açtıkça, küçük bebekler sana sığınmak ister. Saçlarına hafifçe dokunan rüzgâr sana hayranlıkla bakar. Göz bebeklerinle konuşmak isteyen Ay, gecenin hüzünlü vaktini bekler. Bazen şimşek öyle güçlü haykırır ki, yağmur damlaları aceleyle yüzünden süzülüp gitmek ister. Bak, senden bahsediyorum… Şimdi ayakların kumda, ama kum toprak değildir ki.

      Sen bu deniz kıyısına arzularını anlatmak için geldin, ama fark etmiyorsun ki, toprak sadece ölüm ve kefen değildir. Belki de senin için öyledir. Görüyorsun, artık senin gibi “belki”lerle konuşuyorum, ama hâlâ arzularından söz edebiliyorum…

      Bilmiyordum. Senin affetmediğin biri vardı. Hatırlıyor musun onu? Onu hatırlamak için bu kumlu sahilden çıkıp ayaklarını denize uzatmalısın. Sen özgür değilsin, Yasemen. Kalbindeki arzular kabul edilmediği ve sen o arzunun merdivenlerini hâlâ tırmanmadığın için özgür değilsin!

      Az önce küçük bulut parçası sana arkana bakmamanı söyledi, çünkü biliyordu ki hâlâ kırgınsın… Çocukluğunu hatırla, Yasemen. Uzun saçlarınla konuş, ona her şeyi anlat. Hani o küçük parmakların piyanonun tuşlarında gezinirdi ya… Bir gün o piyanodan ellerin koptu, ama seni en çok o sahnede görmek isteyen biri vardı. Sen onu unuttun… Biliyorum, ona çok kırıldın, ama kırılan parçaları bulmaya çalış! Bugün biri karşındaydı. Bak, bulut…

      Şimdi seninle vedalaşıyorum, ama bu mektubu denize teslim et. Göreceksin, parçaları kumun üzerine çıkacak ve seni bekleyecek.

      Yasemen elindeki mektup parçasını katlayıp denize bıraktı. Birden parmak uçlarına küçük yanmış kâğıt parçalarının yapıştığını fark etti, ama bu parçalar suda dağılmamıştı. Titreyen elleriyle onları avuçlarına aldı ve dikkatle baktı. Ne garipti ki, yanmış kısımlardaki yazılar suda silinmemişti. Bu Tanrı’nın bir lütfuydu! Parçaları birleştirip kumun üzerine koydu:

      “Beni affet, bebeğim. Sen affet ki, gökler de beni affetsin. İleride seni bekleyen bir hediye var. O hediyeye yaklaş, hatırlayacaksın. Baban…”

      Yasemen’in titreyen bedeni ve hıçkırıklarla dökülen gözyaşları mektubun üzerine aktı. Gözyaşlarıyla mektuptaki kelimeler yavaş yavaş silinmeye başladı…

      Avucundaki parçaları sımsıkı tutup ileriye doğru koştu. Öyle hızlı koşuyordu ki, birden küçük bir taşa takılıp düştü. Dizlerinden akan kan, gözyaşlarıyla birleşip acısını daha da artırdı. Birden birinin omzuna dokunduğunu hissetti. Arkasını dönmek istediğinde yine biri ona dönmemesini söyledi, ama bu kez Yasemen düşünmeden arkasına döndü:

      – Baba! – Yasemen, sakin ol, kızım. – Sen beni 11 yıl önce terk ettin, baba. Sadece beni değil, hepimizi… – Biliyorum, kızım. Yanınızda olamadım, ama bak yine yanındayım. – Şimdi seni görmek istemiyorum. – Beni sadece birkaç dakika dinle. Dizlerin yaralandı, hadi doktora gidelim. – Ama sen bu dünyada değilsin. – Sanırım gökyüzüne hiç bakmıyorsun. Doğru, benim göğe gelişim çok geç oldu, ama şimdi gökler bile beni rahat bırakmıyor. Beni affet, kızım, affet ki, önündeki arzularına ulaşabilesin. – Belki de affetmek hiç olmayacak, baba? – Yasemen’im, sen affetmedikçe hayal ve arzuların senden uzaklaşacak. Onlar senin bir parçan, ama unutma, insan değiller ve insan olmayanlar için kin ve nefret sadece bir boşluktur. – Ama… – Hayatındaki “belki”leri çıkar. Sen “belki”lerle yaşadıkça gecikiyorsun. Elindeki mektubun sana kim tarafından gönderildiğini hâlâ anlamadın mı? – Sen gönderdin. – Hayır, benim gönderme iznim yok. Başını kaldırıp dikkatle bulutlara bak, kim olduğunu anlayacaksın.

      Yasemen yavaşça başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bugün gökyüzündeki bulutlar sanki bir ressamın fırçasından çıkmış gibiydi. Yasemen ellerini göğe kaldırıp dedi:

      – Baba, bugün yıldızlara daha yakınım. Onlara dokunmama çok az kaldı, ama dizim çok ağrıyor. – Biliyorum, kızım, ama zamanımız az. Yavaşça ileriye doğru adım at. – Ama çok acıyor! – Sabırlı ol, sana yardım edeceğim. Şimdi yürümeye başla. Ellerini göğe kaldır, hisset ki yavaşça göğe yaklaşıyorsun.

      Yasemen bir kolunu yukarı kaldırıp gökyüzünü izlemeye başladı. Küçük adımlarla yürümeye başladı. Birkaç adım sonra önünde büyük bir kutu belirdi. Kutunun üzerinde “Yasemen, ilk arzun gerçekleşti” yazıyordu.

      Kutuyu açtığında içinde küçük, beyaz bir piyano vardı. Gözyaşlarına hâkim olamayan Yasemen heyecanla babasına seslendi:

      – Baba! – Buradayım, kızım. – Ama ben piyanoyu yarım bırakmıştım. – Artık bırakmayacaksın. Onu ellerine al, bağrına bas ve hisset.

      Yasemen heyecanla piyanoyu ellerine aldı, uzun uzun baktı. Kutunun içinde katlanmış bir mektup daha vardı. Kâğıdı açıp okudu:

      “Bir arzunu bulmak için çok az yolun kaldı, ama bu kâğıt parçalarını sana göndermemin sebebi sensin. Sen kendinden korkuyorsun, Yasemen. Bir zamanlar bir öğretmenin sana olan nefretim yüzünden en büyük hayalinden vazgeçmiştin. Şimdi diğer hayalini, arzunu bu fırtınalı denize teslim etmek istiyorsun. Bunun için çabalıyorsun. Belki de çok arzun var, ama onlara ulaşmak için savaşmıyorsun. Az önce dizin yaralandı, sanıyorsun ki şimdi oldu? Hayır… Hatırlıyor musun, okulda bahçede koşarken düşmüştün? Peki ya baban? Yanındaydı. Şimdi onu yaptığı hatalardan dolayı affetmek istemiyorsun, ama unutma, babanın da dediği gibi, kalbindeki kırık parçalar az olsa da, kin ve nefret duygusu arzularına ulaşmana izin vermeyecek. Senin en büyük arzun nedir, Yasemen? Yönetmen olmak mı, yoksa piyanist? Cevabında ikisini de söyleyeceksin. Neden mi? Çünkü yönetmenlik senin arzun, piyanistlik ise hayalin. Hayal ve arzu birbirinden ayrılmaz parçalardır. Baban az önce gökyüzüne bakmanı söyledi. Görüyor musun, gökyüzündeki bulutlar sanki ressamın çizimi gibi. Aslında o bulutlar hep öyleydi, ama senin göz bebeklerinde o yıldızlar beyaz bir kurdeleye benziyor. Bu bir saçına bağladığın bant, belki boynunu ısıtacak bir atkı, ya da göğe ulaşman için bir merdiven. Yine de seçimi sen yapacaksın, Yasemen. Babanı affet… Zamanımız az, affet ki, hayal ve arzuların gurbetten sana kavuşabilsin. Bizim dünyada sevgilileri bile ayırmak günahtır. Bunu en iyi sen bilirsin.”

      Yasemen bağırarak etrafta babasını arıyordu. Hızla koşarken ayaklarını toprağa bastığını hissetti. Diz çöküp dedi:

      – Baba! Baba, neredesin baba! – Kızım! Gel, ileriye gel! – Baba, dizlerim çok ağrıyor, baba! – Gel, kızım, gel!

      Yasemen alnından akan ter, karışmış saçları, çatlamış dizleriyle toprağa tutundu. Tırnaklarıyla toprağa sarılıp ileriye atıldı:

      – Baba! Baba, geldim! – Kızım, ellerini tutamıyorum.

      Tam o anda gökyüzünden küçük bir bulut parçası Yasemen’in saçlarına tutundu. “Kalbini dinle, Yasemen, artık vakit geldi.” diyen bulut parçası saçlarından sürüklenip toprağa son nefesini verdi.

      – Baba, affettim. Şimdi özgür müyüm? – Sen hep özgürdün, kızım… Benim ruhum özgür. – Peki ya bulut parçası? O… – Ölmedi. O bulut parçası, sizi incittiğim yılların kâbuslarıydı. O kuru toprağa

      EDEBİYAT MAGAZİN GAZETESİ
      EDEBİYAT MAGAZİN GAZETESİ

      Yorum Yazın

      Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Edebiyat Magazin hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.