Yorumlar
Ali yurtseven
Çok güzel tebriklerAli yurtseven
Tebrikler

Mavi Yaprak (Hikâye)
Adım Deniz’dir, ama ben senin gözünde canlandırdığın mavi gözlü, sarı saçlı bir kız değilim... Ben bedeni insan, gözleri yaprak, siması topraktan yaratılmış bir varlığım. Yüzüme dokunsan, geçmişte yaşadığın her şeyi geri getireceksin. Korkma, sen acılarını hissetmeyeceksin, sadece göreceksin. Gözlerimi öpsen, sevilmek istediğin fakat hayatta hiç karşılaşmadığın insana sarılacaksın. Belki ilk gördüğün an âşık olacaksın, belki de nefret edeceksin. Bilmiyorum. Ama bedenime dokunma...

1998 yılı, 10 Ekim... Uykudan telaşla uyanıp ışığı yaktım. Saat henüz 05:30’du. Ama güneş doğmamıştı. Yatağımda dikilip oturduğumda biraz düşündüm. Hatırladım ki hâlâ ekim ayındayız. Gökyüzü bu kadar karanlık olmamalıydı. Biz soğuk kasımın, zalim aralığın, şımarık ocak ayının içinde değiliz... Peki neden hava karanlık?
Yataktan kalkıp mutfağa geçtim. Bir bardak su içtim. Bardağı masanın üzerine koymak istedim ama bardak kırılıp paramparça oldu. Bir an irkildim, sonra hemen toparlanıp yere saçılan parçaları topladım. “Bardak kırıldı, bu kadar büyütülecek ne var?” diye düşünsem de, kalbimin bir köşesinde derin bir acı hissettim. İçimden hıçkırarak ağlamak geçti, yapamadım. Biraz duraksadım. Küçük, kırılmış camı elimde nasıl sıkmışsam, elimdeki korkunç sızıyı hissedip kendime geldim. Avucum tamamen kan içindeydi. O kadar sıkmıştım ki, acıyı hissetmiyordum. Garipti, zehirli kan kokusu burnumu yakmıyordu. Soğuk, bedenimi terk etmek isteyen bir acı vardı. Biraz hafif, biraz kırılgan, biraz da sancılı. Hemen banyoya koşup soğuk suyu açtım. Artık sızıyı hissetmiyordum. Elimdeki kanı yıkamaya çalışsam da, sanki elimden kopmuyormuş gibi gitmiyordu. Birden başımı kaldırıp aynaya baktım. Işığı yaktım. Sağ gözümün içinin siyah ve kırmızıya boyandığını gördüm. Her şeye oldukça sakin, hissiz yaklaşıyordum. Garipti, yaralanan sol elimdi. Soğuk, titreyen kıpkırmızı elimi kalbime koydum. Sanki hiçbir acıyı hissetmiyordum. Kalp atışlarımı duymuyordum. Bedenime dokunduğumda acılarım beni eskisi gibi incitmiyordu.
Banyodan çıkıp mutfağa geri döndüm. Yerde kalan cam parçalarını süpürgeyle temizleyip çöpe attım. Yeniden ellerimi sabunlayıp yatak odama geçtim. Saat 06:00 gösteriyordu. Zaman bu kadar mı hızlı geçti? Peki ya ben?
Birden annemi, babamı, ninemle dedemi seslendim. Kardeşimi çağırmayı unutmuştum. O an hatırladım ki kardeşim Bakü’de değil. Evde hiç kimse yoktu. Işıkları yaktım ama bir gözüm hâlâ bulanık görüyordu. Bu hâlimden korkmaya başladım ve telefonu alıp arkadaşıma aradım:
-Alo... -Deniz, ne oldu? Sen bu saatte hiç aramazsın. -Yasemen... Yasemen, evde hiç kimse yok ve ben korkuyorum. -Nasıl yani yok? Ne diyorsun? -Evet... Ben yalnızım... -Deniz, doğru düzgün konuş, nasıl yani evde hiç kimse yok? -İstersen evin fotoğrafını çekip göndereyim? Hem de karanlık. -Gönder. Korkma. İstersen telefonu kapatma. -Tamam.
Ayağa kalkıp bütün odaların fotoğrafını çektim. Kardeşimin odasına geçtiğimde güneş batıştan bana bakıp el sallıyordu. Bu çok garipti, hatta bu anı videoya çekip hemen arkadaşıma gönderdim. Masanın kenarına geçtiğimde küçük bir kızın çay takımı kurup oynadığını gördüm. Ona bir süre baktıktan sonra arkadaşıma arayıp dedim:
-O küçük kızı görüyor musun? -Deniz, her şey yolunda mı?,
-Tabii ki! Ben küçük, tombul bir kız çocuğu gördüm. Bak! Ne kadar tatlı! -Deniz, herkes evde ve uyuyor. Emin misin iyi olduğuna? -Nasıl yani uyuyorlar? Diyorum ki evde hiç kimse yok! -Deniz... -Yeter! Ben deli değilim!
İnsanlar deli olmayı beceremez, onları deli eden çevresindeki insanlardır. Deliler belki de bu dünyada yaşayan en saf varlıklardır, ama aynaya bakıp kendilerini sevmeyen deliler. Şimdilik benden bu sebepleri sorma. Oku ve gör!
Telefonu kapatıp kenara attım. Masanın yanına geçtiğimde o küçük kız orada değildi. Ona seslendim, ama adını bilmiyordum. Karar verdim, adını ben koyacağım: Mavi Yaprak. Geri dönüp ona dokunmak istesem de, artık gitmişti. Öyle güzel bir kızdı ki, gözleri masmaviydi. İnsan öpmeye bile kıyamazdı... Tıpkı benim çocukluğuma benziyordu. Ona baktığımda dokunmak istedim, ama bir güç dokunmama izin vermedi. Bir an gözlerim doldu, hayalimde onun kahverengi uzun saçlarını, masmavi gözlerini, tatlı, tombul yanaklarını hatırladım.
Telefon çaldı. Yasemen’di. Defalarca arasa da ona geri dönmedim, çünkü bana deli demişti... Küçük bir söze alınmak senin bu kadar “çocuk” olduğunu gösterir, Deniz. Evet... Bu sözü bana söyleyen insanlardır, ben değil. Yasemen’le sadece sevincimi paylaşmak istemiştim, ama o ne yaptı? Beni deli diye adlandırdı...
İnsanlar iki türlü deli olur. Zihnini avlayan bir avcı, bir de bedenindeki kurşunlar. Belki avcı fikrini anlamadın, ama kainattaki insanlar bizim beynimizi ele geçirmek isteyen bir avcıdır. Avcı, avını avlamadan önce bekler, onu tuzağa düşürmek ister. Son hedefini aldığında kurşunla yaralar ve bununla gurur duyar. Bedendeki kurşunlar ise bazen bizim günahlarımız, bazen de insanların olur. Onları tek tek bedenden çıkarmak imkânımız olsaydı, biz bu dünyaya hiç gelmeyecektik. Ama “kim adaletlidir” diye sorarsan, cevabı yalnız küçük, masum çocuklardır.
Birdenbire beni soğuk ter bastı. Kanayan elimi sarmayı bile unutmuştum. O yerden yeniden kan aktı ve bu kez derin bir acı hissettim. Bak, bu kez sızı değil, acı. Demek ki insan bedeni ne kadar dayanıklı olsa da, bir süre sonra gücünü kaybediyor. Bedenime dokunamıyordum, çünkü korkunç derecede yanıyordu. Dengesizliğimi koruyamayarak yere düştüm. Avucumdaki yaranın acısı, yaralanan diz kapaklarımın acısından daha güçlüydü. O an evdekileri yüksek sesle çağırdım, ama kimse sesimi duymadı. İlk kez zihnim ve kalbim birbiriyle tek başına savaşıyordu. Bu kez gerçekten meydanda yalnızdım...
Terim soğumaya başladı ve bedenim masmavi oldu. Ellerimle bedenime dokunmak istiyordum, ama acılarım buna izin vermiyordu. Güçlükle toparlanıp ayağa kalktım. Birkaç kez düştüm, ama her defasında toparlanmaya çalıştım. Birkaç denemeden sonra ayağa kalkıp zorlukla banyoya geçtim. Suyu açtığımda hıçkıra hıçkıra ağlayan bir çocuk sesi duydum. Çevrede hiç kimse yoktu. “Kimsin? Kimdir?” diye ne kadar seslensem de, beni duyan olmadı. Yüzüme soğuk su çarptım. Gözlerimi açtığımda avuçlarımda toprak gördüm. Birden bağırıp ellerimden temizlemeye çalıştım. Toprak ellerimden yıkanıp gitmiyordu. O an kulaklarım uğuldadı ve fısıltıyla biri dedi:

“Ben bedeni insan, gözleri yaprak, siması topraktan yaratılmış bir varlığım... Yüzüme dokunsan, geçmişte yaşadığın her şeyi geri getireceksin... Gözlerimi öpsen, sevilmek istediğin fakat hayatta hiç karşılaşmadığın insana sarılacaksın. Ama bedenime dokunma...”
Bu kez gerçekten deli olduğumu düşünüp ellerimle kulaklarımı kapatmaya başladım, ama sesler kesilmiyordu... Çocuk yine ağlıyordu.
Köşeye sıkılıp dizlerimi göğsüme doğru çektim. Küçük bir çocuk gibi birinin şefkatini istiyordum. Ellerimdeki kirli toprak yıkanıp gitmiyordu, bedenim ise daha da soğuyordu. Gözlerimi kapattım ve birden birinin saçlarımdan öptüğünü hissedip korktum. -Sen kimsin? Ses yoktu. Bağırmak istedim ama sesim o kadar yorgundu ki, fısıltım bile bu dört duvar arasında duyulmuyordu. -Geleceğin... -Sen kimsin? Benim gözlerim neden karanlık? -Sen bedenine dokunma, küçük kız. Senin saçların bedenini koruyan bir kalkandır. Gözyaşlarınla o ipek saçlarını ıslatma. Biliyorum, acıların çok, ama duydum ki senin şefkate ihtiyacın var... Sen hâlâ çok küçüksün... -Benim 25 yaşım var. Nasıl küçük olabilirim? -Tanrı seni yıllar önce çocukluğunu yaşamayan, kanatları gökte olan bir kız çocuğu ile baş başa bıraktı. Az önce gördüğün şirin-şeker kız çocuğu, çay takımı, masmavi gözleri olan küçük kız işte sensin. -Ama ben bunların hepsini doya doya yaşadım ve benim gözlerim mavi değil... -Mavi senin en sevdiğin renktir, Deniz. Senin gerçek adın ise Yağış’tır. Tanrı seni geleceğinle tanış olmak için gönderdi. Birazdan seni bu dört duvar arasından çıkaracağım. Merak etme, acılarının hiçbirini hissetmeyeceksin. Avuçlarındaki toprak, gözlerindeki yaşlar tamamen kaybolacak. Sen bedenine dokunma... Şimdilik... -Nereye gidiyorsun? Nereye! Nereye!
Birkaç dakikalık sessizlik. Deniz yine yatağında uzanıyordu. Sabah saat 05:30. Saat 05:30’du. Zihnimdeki her şey silinmişti. Yataktan kalkıp yalın ayak pencereye yaklaştım. Gözlerimi ovuşturup, pencereden eve bakan güneşin bana el salladığını gördüm. Arkada iki güvercin vardı. Hayır... bunlar Sevda güvercinleriydi. Yeniden gözlerimi ovuşturup açtığımda dedemi ve ninem gördüm. Yeşil bir ormanın derinliğinden bana bakıyorlardı, öyle sevinçli, öyle mutluydular ki... Onlara seslendim: -Dede, nine, evde hiç kimse yok! -Gel, bizim tatlı torunum, gel... -Yoksa benim zamanım geldi mi?
Ses kesildi, görüntüler bir anda silindi. Yeniden ellerimde toprak vardı. Kapı zili duyuldu. Topraklı ellerimle kapıyı açtım. Karşımda bir oyuncak bebek vardı. Bu oyuncak bana geçmişten birini hatırlatıyordu, ama onu elime aldığım anda korkup yere attım. Bebek kan içindeydi. Avuçlarımda sadece yağmurdan sonra kokusu kalan toprak vardı. Bebek hareket etmeye başladığında korkup bağırdım. Saate bakmak istedim, ama telefonu almamıştım. Soğuk, sıcak ter yüzümden akarken bedenim tir tir titriyordu. Bebek bana yaklaşmak istediğinde bir ses duydum. O genç bir oğlanın sesiydi. Peki ben onu ne zaman duymuştum? Şimdi neden hatırlamıyorum? Avuçlarımda sanki ağır bir yük taşıyordum. Ayaklarım beni götürüyordu, ama sessiz ve suskun... Çevrede hiç kimse yoktu...
Bebek “gitme, gitme!” dese de, ben ondan kaçıyordum. Arkama dönsem ona geri dönecektim. Olmazdı! Eğer geri dönseydim, geçmişimi hiç unutmadan kendi celladımı ayaklarıma çağırmış olacaktım.
Küçük bir bebeğin sesi kulaklarımda sessizliğe büründü. O ses bana bir yerlerden tanıdık geliyordu, ama hatırlayamıyordum... Beş, on dakika önce gördüğüm bebeğin yüzünü hatırlayamıyordum...
Yolun ortasında birden yere düştüm. Gözlerimi kapattım. Birkaç dakika sonra birinin beni kollarının arasında taşıdığını hissediyordum. Artık topraklı ellerimi, terleyen bedenimi, kan kırmızısı gözlerimin sızısını bile hissetmiyordum...

Zaman Denizi
Zaman Denizi beni 15 yıl öncesine, 10 yıl sonrasına götürdü... -Deniz, uyan... -Sen kimsin?
Genç bir delikanlı bana bakıyordu, ama konuşmuyordu. Çok yakışıklıydı, sanki masallarımda tasvir ettiğim o beyaz atlı delikanlıydı. Tanıdım! O’ydu! Hayallerimde gördüğüm, gelecekteki o beyaz atlı delikanlı. Peki ya o kanlı oyuncak bebek? Gözleri sevinçten parlıyordu. -Bana cevap ver, sen kimsin?! -Senin geleceğin... -Sen ne söylediğinin farkında mısın? Nasıl benim geleceğim olabilirsin? -Kimliğim hakkında hiçbir şey söyleyemem. Sana bir ayna ve bir oyuncak bebek vereceğim. -Bakmak istemiyorum! -Al...
Genç delikanlı elime aynayı ve bebeği verdiğinde birkaç dakika gözlerimi açmadım. Bedenim titriyordu. Omzumda sıcak, şefkatli bir elin saçlarıma dokunduğunu hissettim. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Aynada o mavi gözlü küçük kızı gördüm. Pembe saçları uzun bebek ise bana bakıp gülüyor, biraz gözleri yaşarıyor ve beni sımsıkı kucaklıyordu. Tek bir şey söylüyordu: “Benden korkma, ben senin çocukluğunda hayal ettiğin kanlı bebek değilim, Deniz. Ben senin saf, masum çocukluğunun bebeği Yağış’ım.”
Gözlerim doldu, arkamı dönüp o delikanlıya teşekkür etmek istedim, ama çoktan gözden kaybolmuştu...
1, 2, 3... 10 yıl geriye, 10 yıl geriye... Dön geri, Deniz, dön! Dön! Henüz zamanın değil... Dön!
Kendimi kumlu bir sahilde buldum. Hemen ayağa kalkıp etrafa baktım. Hiç kimse yoktu. Bedenim serin, ellerim tertemizdi. Beyaz, uzun bir elbise giymiştim. Gelecekte neler yaşadığımı hiç hatırlamıyordum. Aklımda kalan tek şey o genç delikanlının yüzü ve bir kız çocuğuydu. Ama gözlerime bakamıyordum... Annemi, babamı, dedemi, ninemle kardeşimi çağırdım. İlk sesimi duyan kardeşim oldu. Onu uzaktan sisler içinde görsem de hemen koşup sımsıkı sarıldım. Babamı, annemi sordum. Hiçbir şey söylemeden gözden kayboldu. Babam hakkında hiçbir şey demedi, ama annemin burada olduğunu söyleyip gitti. “Neredesin?” diye bağırmak istediğimde annemin elimi tuttuğunu hissedip arkamı döndüm. Boynuna sarılıp, “Senin için çok özledim, anneciğim!” dedim... Ama annem de konuşmuyordu. Yüzümden öpüp gözden kayboldu...
O anda birinin beni çağırdığını duydum. Dedemle ninemin sesiydi. Sesin yukarıdan geldiğini fark edip başımı hızla kaldırdım. Güneş sarı saçlarıyla bir ip uzatmıştı. O ipten sıkıca tutunup yukarı çıktım. Mavi, bembeyaz bulutların üzerinde yürüyordum. Uzakta küçük bir kız çocuğunun bana yaklaştığını gördüm. Gelip ayaklarıma tutunduğunda içimde garip duygular hissettim. Başını kaldırdığında şaşırdım... O’ydu... Mavi Yaprak! -Mavi Yaprak?! -Adımı nereden biliyorsun? -Aaa... Ben... Ben senin adını bilmiyorum, bu adı ben uydurdum! -Doğru tahmin etmişsin. Adım Mavi Yaprak. Peki senin? -Deniz... -Ne güzel. Bizim kaderlerimiz aynı, biliyor musun?
Bir an duraksadım. Bu küçük kız bana ne demek istiyordu? Yoksa ben de onun gibi bir melek olup göklere mi yükselmiştim? -Mavi Yaprak, ne güzel gözlerin var! -Senin ruhundan aldım bu gözleri! -Mavi Yaprak, sen bu sözleri nereden biliyorsun? -Ben konuşmuyorum ki... Ben konuşamam. Beni konuşturan senin kalbindir. -Kalbim?..
-Evet. Senin kalbin. Hatırlıyorsan, ben sizin eve gelmiştim. Sen aynada dedeni, ninenini gördün. Bardak kırılıp parçalara ayrıldı. Ellerinde toprak vardı ve sen yıkayıp temizlemeye çalışsan da, hiçbir şekilde mümkün olmadı. Biliyor musun neden? Çünkü senin hâlâ vazgeçmediğin bir insan vardı. O oyuncak bebek de bu insanın simgesiydi. -Kim? -Kendin çok iyi biliyorsun. İşte o insan senin kanayan ellerin, toprak olan bedenindi. Şimdi gözlerimden öp, ben gitmeliyim... -Nasıl yani?
Mavi Yaprak sorularıma cevap vermeden bana yaklaştı. Onu kucağıma alıp saçlarını okşadım, doya doya öptüm, bağrıma bastım, ama gözlerinden öpmeye kıyamadım. O ise bunu ısrarla söyledi. Ben de onun mavi gözlerinden öptüm...
Arkamda bir genç delikanlının sesini duydum. Çevrilip baktığımda hiç kimse yoktu. Mavi Yaprak ise dedi: -Şimdi gidebilirsin. -Mavi Yaprak, bu ne demekti? -Şimdilik! -Genç delikanlı, adını söyle! -Adımı şimdilik bilmemek senin için daha iyidir, Deniz... Çılgın bedenin artık huzur buldu. Sen geçmişinden kurtuldun, özgürsün! Ama göklere acele etme, yaşamak kaderin hâlâ çok uzun. Hiç acele etme!
Genç delikanlı kumlu sahilden yavaş yavaş uzaklaştı ve gözden kayboldu. Bulanık hatırlasam da, o’ydu. Benim gelecekteki hayalim...
Küçük kız bana sarılıp yüzümden öptü. Mavi bulutların arasında kıvrılıp bir yaprağa dönüştü... Artık yaprak mavi değil, yeşildi. Onu ne kadar çağırsam da, beni duymadı. Benim gördüğüm o tatlı, tombul kız çocuğu yoktu. Avuçlarımda kalan yalnızca tek bir yaprak idi...
Gözlerimi kapattım... Tek bir damla yaprağın üzerine düştü. Çok teşekkür ederim, Mavi Yaprak, her şey için çok teşekkür ederim...
Mavi Yaprak sensin, Deniz... Onu rahat bırak... O senin asla bırakmak istemediğin bedenindi, artık sen onu özgür bıraktın. Bedenindeki o kan senin acıların, toprak seni inciten insanlarla barışamaman, kırık cam parçaları ise gözyaşların idi. Mavi Yaprak sana gelecekten bir işaret gönderdi. Onu şimdi düşünmene gerek yok, sen yoluna bak. Şimdi gerçek menziline geri dön. -Tek bir sorum vardı. -Sor. -Peki neden yeşil oldu? -İnsanlar için. Çünkü insanlar geçmişten ne kadar kaçsalar da, gözlerinde yalnızca acı gerçekleri görürler. Senin gözlerinde ise en sevdiğin renk mavidir ve sen acı gerçekleri unutup, aydınlık gerçeği görüyorsun. Görüşeceğiz!
Sevgilerle, senin Mavi Yaprağın...
Ayaklarımı kumlu sahile bastım, sevinçten bağırdım. Ama gözyaşlarım kurumuştu. Bu gözyaşları da senin olsun, Mavi Yaprağım... Seni çok seven Deniz’in!
Deniz kumlu sahilden ayrılmadığı gibi bu küçük kız da kaderinden kopamıyordu, ama değişen tek şey vardı. Geçmişindeki karanlıkları toprağa bırakıp, bedenine yeni bir ruh giydirdi. Mavi Yaprak’ın ruhunu. Gelecek ve mavi yollar!
AYB üyesi, Cumhurbaşkanlığı burslusu, genç yazar Sema Muğanna

Yorum Yazın