Merhaba değerli okuyucular,
Bugün sizlere, kaybetmenin ve hatırlamanın karmaşıklığını anlatan dokunaklı bir hikâyeden bahsetmek istiyorum. Bu hikâye, annemle yaşadığımız anıları içselleştirdiğim bir monologdur.
Hikâyemiz, dizlerinde ağrıyan, üşüyen elleriyle demir anahtarı çeken ve açlığını hisseden anamla başlar. Gözleri hem üzgündür hem de toprağa emanet ettiği kızına özlem duyar. Toprak damlı evimizde, ağır bir koku hâkimdir. Annem, rutubetli duvarlara bakar ve eski doğramalı küçük pencereden dışarıyı seyreder. Bu anlarda soluklanır.
Burnunda, hala kızının kokusunu hisseder. Emine'nin minik yatağından, içi toprak dolu kundağından, üzümden tülbent sarılı somruk emziğinden ve ebesinin ördüğü yün yeleğinden geriye kalanlar, annemin acısını arttırır.
Anam, kızının mezar toprağını bez torbaya koyarak sedirin üstüne uzanmaya niyetlenmiştir. Fakat dizleri bükülür ve ıstarın önüne çöküp kalır.
Kirmanı eline alır desenli yüne bakar, ardından çivit mavisi çiçek desenli halıya gözlerini çevirir. Bu halıyı hızlıca tamamlasa, Cumhuriyet Meydanı'ndaki halıcı Ahmet emmiye satabilirmiş. Elde edeceği parayla Emine'yi doktora götürebilirmiş. Fakat yoksulluk, yanında babasının olmadığı bir hayatı dayatmıştır. Babam Ankara'ya çalışmaya gitmiş, yanında sadece Halil dayı ve altın dişli sebzeci Mustafa dede kalmıştır.
Zaman ağırdır ve şartlar acımasızdır. Annem, ellerini uzatır ve neredeyse bir kilo gelen tarağı, suyolu turuncu olan çizgilere vurur durur. Çiçeklerin olduğu, ortası çiğdem sarısı kenarları çivit mavisi yapraklı desenlere biraz daha yaklaşır. Bitmesine az bir süre kalmıştır ve bu durum onu üzgün kılar. Annem, pazen kundağı dikemediği için hayal kırıklığı yaşar ve tarağı vurarak teselli bulmaya çalışır.
Bana ablamın kimliğini vermişlerdi. Zaman gelmek için yaratılmış olsa da çaresizlik hüküm sürer. Halının benim elime geçmesiyle hayatımızda yeni bir yadigâr doğmuştur.
Şu anda taşıdığım ablamın adını ve kimliğini anısına...
Bir gün anneme, neden adım Emine değil de herkesin beni Leyla diye çağırdığını sormuştum. Ablamın nerede olduğunu, bu kimliğin bana ait olmadığını ve ne zaman öldüğünü merak ediyordum. Fakat yıllar sessizce geçerken sorularıma hiç cevap bulamadım.
Annem, "Kızım, sen erkek olsaydın Kadir derdik. Ama sen, Leyla adını doğduğun gece olan 'leylayı-ı kadir Gecesi’nde aldın. Eben, adının gece gibi olmasıyla kötülükleri örtmesini ve yıldızlarla büyümesini istedi" dedi. Ablam ölmemişti, onu halının ilmeklerine saklamıştım. Adı seninle birlikte yaşamaya ve yüzü bende kalmıştı.
Emine, senin ve benim hayatımı yaşatmak için iyileşiyorum. Bu metni köşe yazıma yansıtmak istedim çünkü annemden geriye kalan anıları canlandıran bir içselleştirmedir. O halı, hala bende duruyor. Annem, onu dokuduğu için satamamıştı. Emine için kurduğu hayallerle beni onun yerine geçirmişti ve çivit mavisi çiçeklerde, o halıda, beni canlandırdığını hissediyorum.
Unutulmaz bir hikâyenin ardından, yaşadığımız acı gerçeklerin üzerine düşünmekteyiz. Annelere olan sevgimizi ve kayıplarımızın ardında bıraktığı izleri hatırlamalıyız. Onların sevgisi ve fedakârlıkları, hayatımızın her anında bize rehberlik eder. Kendimize ve sevdiklerimize daha fazla zaman ayırmalı, anılarımızı değerli kılmalıyız.
Hayatınızdaki kayıplara rağmen, hatırladıkça yaşadığınızı unutmayın. Çünkü onlar, sizinle birlikte yaşamaya devam ediyorlar.
Sevgili okurlar, yaşamda karşılaştığımız her bir isim, her bir hatıra bize ait bir parçadır. Unutmayalım ki, isimler yitik olsa da anılar, yaşamlarımızda iz bırakmaya devam eder. Bugün, Leyla'nın hikâyesindeki gibi, kayıplarımızı onurlandırmak ve anılarımızı yaşatmak için elimizden geleni yapalım.
Yitik isimler ve yaşayan anılarla dolu bir yaşam dilerim.
Sevgilerle,
Leyla Karataş
Yorum Yazın