
1 Mart. Takvim yaprağı bazen bir insanın hayatını değil, bir zihnin çilesini hatırlatır.
Bugün, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu’nun ölüm yıldönümü.
Onu yalnızca bir fikir adamı olarak anmak eksik kalır. O, düşüncenin bedelini bilen bir neslin temsilcisiydi. 1917 İstanbul doğumlu; imparatorluk küllerinin arasından yükselen Cumhuriyet’in sancılı büyüme çağında yetişmiş bir kalem. 1 Mart 1985’te yine İstanbul’da hayata veda etti. Fakat asıl mesele, bir insanın ne zaman öldüğü değil; hangi fikri yaşattığıdır.
Meriçboyu’nun dünyasına baktığımızda belirgin bir sosyal adalet hassasiyeti görürüz. O, ideolojiyi kutsallaştıranlardan değil; insanı merkeze alanlardan biriydi. Sınıf, emek, eşitsizlik gibi meseleleri teorik bir soyutlukta değil, hayatın içindeki gerçek yüzüyle ele aldı. Sosyal demokrat damar dediğimiz şey tam da burada belirginleşir: Devleti kutsamak değil, toplumu güçlendirmek. İktidarı yüceltmek değil, yurttaşı onurlandırmak.
Onun metinlerinde “hak” kelimesi hukuki bir teknik terim değildir; neredeyse ahlaki bir çığlıktır. Yoksulluk, sadece ekonomik bir veri değildir; insan onurunun aşınmasıdır. Bu yaklaşım, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’de şekillenen sosyal demokrat düşünceyle paralel bir duyarlılık taşır. Fakat onu sıradan bir ideolojik kalıba hapsetmek de haksızlık olur. Çünkü Meriçboyu’nun eleştirisi yalnızca sağa değil, dogmatik sola da yönelir. Aklı teslim alan her kesinliğe mesafeli durur.
Burada küçük bir düşünce egzersizi yapalım. Diyelim ki bir toplumda herkes adalet kelimesini yüksek sesle telaffuz ediyor; ama kimse bedel ödemek istemiyor. Bu durumda adalet, slogandan ibaret kalır. Meriçboyu’nun ısrarı tam da buydu: Adalet, duygusal bir coşku değil; kurumsal bir cesarettir. Sosyal devlet dediğimiz yapı, romantik bir hayal değil; örgütlü bir vicdandır.
Onu anarken, dönemin entelektüel atmosferini de unutmamak gerekir. 1960’lar ve 70’ler Türkiye’si, fikirlerin sokakta tartışıldığı, bedellerin ağır ödendiği yıllardı. Bu bağlamda Meriçboyu’nun kalemi, yalnızca bir yazı aracı değil; kamusal sorumluluk bilinciydi. Yazmak, onun için kişisel tatmin değil; toplumsal müdahaleydi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şu soruyla yüzleşiyoruz: Sosyal adalet fikri ne kadar derinleşti, ne kadar yüzeyselleşti? Kavramlar çoğaldı, fakat eşitsizlik de büyüdü. İlerleme söylemi arttı, fakat güvencesizlik de yaygınlaştı. Meriçboyu’nun eleştirisi bu noktada hâlâ canlı. Çünkü o, refahı yalnızca ekonomik büyüme olarak görmez; insanın kendini güvende ve saygın hissetmesi olarak tanımlar.
Onun mirası bize şunu hatırlatır: Demokrasi sandıktan ibaret değildir; eşit fırsatlarla beslenmezse kurur. Sosyal devlet bütçe kalemi değildir; vicdanın kurumsallaşmış hâlidir.
Bir anma yazısı nostaljiye sığınabilir. Ama asıl mesele, geçmişi bugüne çağırabilmektir. 1 Mart’ta Meriçboyu’nu hatırlamak, yalnızca bir ismi yad etmek değil; sosyal adalet fikrini yeniden tartışmaya açmaktır. Çünkü bazı insanlar ölür; fakat sordukları sorular yaşamaya devam eder.
Kalemin görevi tam da budur: Unutmayı kolaylaştıran zamana karşı, hafızayı diri tutmak. Ve hafıza, yalnızca hatırlamak değil; yeniden düşünmektir.
Böyle bir dosya yazısı, “Adaletin Ahlâkı” ya da “Vicdanın Kurumsallaşması” gibi bir üst başlıkla daha da derinleştirilebilir. Meriçboyu’nun metinlerinden somut alıntılarla desteklenirse, hem biyografik hem kavramsal bir analiz ortaya çıkar. Anma ile muhasebe iç içe geçer; geçmiş, bugünün aynasına dönüşür.

Yorum Yazın