
Asla Ölmez Tohumlar
Yüzüme doğsun diye güneş;
Ben bir ayçiçeği değilim,
Şafağı gelmeden ayrıldım,
Gözlerimde iki tuz nehriyle,
Taşıyarak kadim bir yarayı
Yurtlar kadar engin—
Nice yurtlar, nice,
Acımı sığdırmaya yetmeyen.
Kaç kez kanattım sesimi
Kulakları mühürlü olanlara,
Ve yankısı
Kırık kanatlı bir serçenin iniltilerine benzerdi,
Sağır bir kayaya konan,
Susuzluğunu kaktüse fısıldayan kum gibi:
Bir zamanlar bulutları dolduran ne varsa
Kuraklığa dönüştü.
Ey zaman, felaketlerin huyunu taşıyan,
İlkelerinde harita tutmayan,
Ağlama benim için!
Ağlama benim için!
Güzeldi o ölüm,
Zarif,
Kopmuş bir sapın masum çiçeği gibi,
Ama kokusu yaşadı ondan sonra,
Son nefesini boşluğa çırparak,
Rüzgâra öğretti nasıl kokular açar
Onun ağzında,
Ki esintisi serpebilsin
Mezarın üstüne çiçekler.
Mustafa Abdulmalek Al-Sumudi
Seeds That Never Die
For the sun to rise upon my features;
I am no sunflower,
I departed before its coming dawn,
with two rivers of salt in my eyes,
bearing an ancient wound
as vast as homelands—
many homelands, many,
never spacious enough
to contain my pain.
How often I bled my voice
to those whose ears were sealed,
and it sounded
like the moan of a sparrow, broken-winged,
alighting upon a deaf rock,
like sand whispering its thirst
to the cactus:
All that once filled the clouds
has turned to drought.
O time, bearer of calamities' mood
that keeps no maps among its principles,
weep not for me!
Weep not for me!
It was a beautiful death,
elegant,
like the innocence of a flower
on a severed stem,
yet its fragrance outlived it,
clapping its final breath to the void,
teaching it how scents may bloom
In the mouth of the wind,
so that its gust might sow
blossoms upon the grave.
Mustafa Abdulmalek Al-Sumaidi
Yemen

Yorum Yazın