Dinci şeriat isteyenlerin kaçış noktası, cumhuriyete olan düşmanlığı anlaşılmaz bir akıl tutulmasıdır. İnançlar akılla var olsa da inananlar inançları söz konusu olunca akıl adeta yok olmaktadır. Bu durumda mantıklı düşünce de yerini, en bağnaz zihinlere hapsolmuş inancın esaretine bırakır.
Her zaman kendine has topluluklar üretir zamanın gerektirdiği fikirler; inançlar çoğu zaman sadece dönemle alakalıdır. Şimdilerde bir sohbet masasında oturup en barbar dönemleri hatırlayıp ne kadar acımasız yaşamların ve ölümlerin olduğuna şaşırırız. Kendimizce o dönemi yerin dibine sokar, bazen de “dönemin gerekliliği” demeyi seçeriz. Ama genelde insan cehaletine vurgu yapıp “o dönemler geçti, artık böyle şeyler olmaz” diye kapatırız yaşanmış olanları. Oysa tarih hep böyle masalarda, geçmişin farklı coğrafyalarda yaşanmış acılarıyla sonradan edilen sohbetidir sadece; şu an yaşadığımız gibi. Tarih öylesine bir derin kuyudur ki zamanın insanı neyin içine çektiğini anlamayan insanların işlediği cinayetlerin ta kendisidir. Dönemin tarafları, inançları, savaşları vardır. Herkes kendi savaşını verir bir bakıma ama sürüklenirken insan olmanın ne demek olduğunu ve diğer taraftaki kişinin de insan olduğunu unutur.
Toplum, tarafların oluştuğu tek ya da çok kutuplu bir savaşın içindeyse birey artık birey olmaktan çıkmaya başlayacaktır. Sonra tarafını seçip insanlığını ve aklını bir kenara bırakacaktır. Seçtiği yolun onun bireysel fikrini tamamlama ihtimali olmasa da bir tarafın mecburi safında savaşmak, hatta ölmek ya da öldürmek durumunda kalacaktır. Eğer kişi tarafsız kalırsa her iki taraf açısından da hain ilan edilecek; zıt tarafların oluşturduğu toplumsal baskının en acı şekilde ezileni olacaktır.
Böyle dönemlerde bitaraf olmak düşünsel olarak yanlış bir durum değildir. Çünkü kaosu oluşturan zıt fikir grupları, kişinin bireysel olarak fikrini asla tamamlamayacaktır. Her iki grupta da bir fikre tam bağlılık esastır; haksız olan diğer fikirdir. Kusursuz yol kendi yollarıdır ve ölmek ya da öldürmek kaçınılmaz sonuçtur. Oysa bitaraf şahsın fikri; her düşüncenin eksik yönleri olduğu, tam bağımlılık için mevcut hâlin yeterli olmadığı, insanın çizdiği hiçbir yolun kusursuz olamayacağı ve hangisi olursa olsun ölmek ya da öldürmek yerine uzlaşmanın insan için esas olduğu bilincini taşır. Birey bu nedenle tarafsız kalmak ister ama toplum buna izin vermez. Ya hain olarak öldürülecek ya da tarafını seçip yine öldürülecektir.
Taraf olan bireyler ise çeşitli sebeplerle bir tarafta bulunmayı seçer. Hain olmamak için, yakın çevresinin bulunduğu fikir grubunda güvende hissetmek için, güçlü olanın yanında olup hayatını korumak için, toplumsal baskıya direnemediği için ya da radikal biçimde savunduğu fikrin temsilcisi olarak kahramanlaşmak için. Bu nedenlerin çoğu insan psikolojisinin ve kaos ortamının doğal sonuçlarıdır. Ancak en tehlikelisi radikal savunuculardır. Çünkü radikal ideolojiye sahip olan gruplar her devrin en zalimleri ve en çok kullanılan toplumsal ateşleme araçları olmuştur. Gerçek çıkar sahipleri ya da kaosun fikir babaları, bu radikaller olmadan bir hiçtir. Onlar asla ellerini kirletmez, göz önünde olmazlar. Radikaller ise yönlendirilmiş, zihinleri özgür olmayan kuklalar hâlinde yığınları sürükler. Hatta bir fikir uğruna kendi canlarını hiçe sayabilir, başkalarının canını haklarıymış gibi alabilirler. Oysa dünyada hiçbir fikir ya da inanç sistemi bir insan hayatından kıymetli değildir.
Tarih boyunca inançlar uğruna ölümlerin olmadığı bir dönem yoktur. Fikirlerin keskin şekilde ayrıştığı her çağda, din merkezî bir figür hâline getirilir ve en radikal biçimde uygulanmaya başlanır. Bu keskinlik tarafları daha da uç noktalara iter. İslam tarihinde cahiliye dönemi olarak anılan dönemde yaşanan cehalet neyse( asaletle övünme, kölelik, hak mahrumiyetleri, yağmur duası, kadınların değersizleştirilmesi vb),günümüzde yaşanan cehalet de birçok yönüyle buna benzemektedir. Bu dönemlerin en etkili aracı din olduğu için, dini yorumlayarak toplumu yönlendirenler asılsız adetleri din kalıbına sokarak düşmanlığı körükler.
Özellikle İslam ülkelerinde inançlar üzerinden süregelen çatışmalar yaşanmaktadır. Sebepler iç ya da dış kaynaklı olabileceği gibi yönlendirme ya da irade meselesi olabilir, önemli de değildir. Ancak önemli olan, dinin esas kaynaklarına dönmek; hurafe, adet ve gelenekleri din zannetmemek; gerçek dini doğru şekilde öğrenip yaşamaktır. Buda başka inançlara ve fikirlere saygı duyarak, inancı çıkar için kullananlara karşı bilinçli olarak, riyakârlıktan uzak bir duruş sergileyerek olur.
Bu şekilde işlediğinde toplum; hem inancını yaşayanın hem inançsızlığını yaşayanın hakkının korunduğu, adaletin güvence altında olduğu, özgürlüklerin birbirini yok etmediği bir yapıya dönüşebilir.
Dinin yönetimden ayrıldığı laik bir sistemde, şer’i hükümler yalnızca inananların sosyal hayatını düzenler; devlet düzenini değil. İnanç savaşlarının olmadığı, ötekileştirmenin son bulduğu, radikal dinciliğin önüne set çekildiği, kadının insan vasfının elinden alınmadığı, özgürlüklerin başka özgürlükleri kısıtlamadan özgürlük olduğu, kimsenin giyimi ya da fikri nedeniyle yargılanmadığı bir medeni cumhuriyet düzeni mümkündür.
Ve tüm bunların gerçekleşmesi, insanın bu olgunluğa ulaşmasına bağlıdır. Kendi huzuru ve insanlığın geleceği için.
Yorum Yazın