Diyeceksin ki içine bir karamsarlık düşünce mi beni hatırlıyorsun. Haklısın, aslında bugün Ramazan Bayramının üçüncü günü biliyorsun. Biz bu bayrama şeker bayramı da diyoruz. Ama biz millet olarak bu yıl yine ne Ramazan’ın kutsiyetini tam olarak hissedebildik, ne de şekerin tadına varabildik. Tüm İslam ülkelerinde de durum hemen hemen aynı. Kader çizgimiz mi bu yaşadıklarımız, yoksa kendimize layık gördüğümüz yolumuz mu bilemiyorum. Şöyle bir derli toplu anlatıver de senin dilinden bu karanlığın sebebini öğrenmeye çalışayım.
--“Birkaç gün önce kaybettiğiniz büyük insan İlber Ortaylı Hocanız sık sık Atatürk’ten bahsederken onun şu cümlesini tekrarlardı hatırlar mısın? “BENİMLE BERABER YÜRÜYEN ARKADAŞLARIMIN UFKU, BENİM UFKUMA YETTİĞİ YERE KADARDI. O NOKTADAN SONRA KARŞIMA GEÇTİLER”. Bu cümle bile Atatürk’ten sonra gelenlerin ufuklarının Atatürk’le mukayese edilmeyeceğini gayet iyi anlatıyor. Hiçbir özellikleri onun özellikleri ile yarışamayacağını sizler de, dünya da biliyor.
Cumhuriyet, Atatürk’ün önderliğinde yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda bir akıl projesi olarak kuruldu. Bilimin rehberliğinde, laiklik temelinde, üretime dayalı ve bağımsız bir ülke ideali ortaya kondu. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra bu proje, zaman içinde yön değiştirdi; tek parti döneminden başlayarak özellikle çok partili hayata geçişle birlikte siyaset, ilke merkezli olmaktan çıkıp oy merkezli hale gelmeye başladı.
1950 ile birlikte iktidara gelen Cumhuriyet Halk partiden devşirme Demokrat Parti, halkın dini ve geleneksel duygularını siyasete daha görünür biçimde taşıdı. Bu durum başlangıçta bir “rahatlama” olarak görüldü; ancak devlet aklının yerini giderek popülist refleksler almaya başladı. Ekonomide dış borca dayalı büyüme tercih edildi, üretim yerine tüketim teşvik edildi. Bu yıllarda atılan en kritik adımlardan biri, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını zayıflatan dışa bağımlılık sürecinin hızlanmasıydı.
1960 sonrası dönemde sağ siyaset farklı partiler altında varlığını sürdürdü: Adalet Partisi, Anavatan Partisi gibi oluşumlar, serbest piyasa ekonomisini ve Batı ile entegrasyonu savundu. Ancak bu yıllarda iki önemli sorun derinleşti: Birincisi, üretim ekonomisi yerine ithalata dayalı büyüme modelinin kalıcı hale gelmesi. İkincisi ise Köy Enstitülerin kapatılması ile başlayan eğitim ve kültür politikalarının ihmal edilmesi.
Sağ yönetimler çoğu zaman kalkınmayı yalnızca ekonomik büyüme olarak gördü; oysa Atatürk’ün çizdiği kalkınma modeli, kültürden sanata, eğitimden bilime kadar bütüncül bir dönüşümü içeriyordu. Dış borca dayalı büyüme modeli, ülkenizi ve ülke yönetimlerinizi emperyalist ülkelerinin boyunduruğu altına soktu. İnsanınızı, yöneticilerinizi, emniyetinizi ve hatta ordunuzu bile yönetir hale geldiler. İstediklerinde halkınızı bölüp birbirlerine düşürdüler. Gençliğinizi birbirlerine kırdırdılar. Emniyetinizi okullarınızı, öğretmenlerinizi, ordunuzu hatta kahvehanelerinizi böldüler. Ve bunu öyle derinlemesine işlediler ki 1938 yılından bugüne bu yaraları hiçbir yönetim iyileştiremedi. Ya da daha gerçeği iyileştirmedi. Çünkü iyileşmesi ne sizi yönetenlerin ne de onları yönetenlerin işine gelmedi. Sizin ve İslam ülkelerinin en yumuşak karnı da dindir. Din ile kandırılmaya, din ile ölmeye öldürmeye, din ile soyulmaya o kadar müsaitsiniz ki. Din ile size ve İslam ülkelerine yaptıramayacakları hiçbir şey yoktur. 2000 li yılların ortalarına yaklaştınız, yüz yıl önce nerede idi iseniz aynı yerde patinaj yapıyorsunuz. Bu da bir adım öteye gidemediğinizi gösteriyor.
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlar tek bir dönemin ya da tek bir siyasi çizginin ürünü değildir. Ancak sağ siyasetin uzun yıllar boyunca iktidarda kalması, bu hataların birikmesine ve kronikleşmesine neden olmuştur.
Türkiye’nin bugün yaşadığı sorunları yalnızca “sağ” ya da “sol” kavramlarıyla da açıklamak yeterli değildir. Asıl mesele; aklın mı yoksa dogmanın mı, bilimin mi yoksa popülizmin mi, liyakatin mi yoksa sadakatin mi tercih edildiğidir.
Atatürk’ün mirası, bir ideolojiden ziyade bir yöntemdir. Sorgulamak, üretmek, bağımsız düşünmek ve bilimle ilerlemek. Bu yöntemden uzaklaşıldığın da hangi siyasi görüş iktidar da olursa olsun sonuç değişmez. İşte arkadaşım benim diyeceklerim bunlar. Sizin başınıza gelenler liyakatsiz insanları başa getirmeniz, dinle kolay kandırılmanız, kolay yoldan zengin olma arzularınız. Dönüp baktığınızda, hiçbir işe layık bulmayacağınız binlerce insan yönetiyor sizi. Sizi idare eden meclisinizin kapıcısı dahi üniversite mezunu olması lazımdı. Ve ATATÜRK’Ü İYİ TANIMASI ONU HAZMETMESİ LAZIM. Reçete de ilaç ta bu arkadaşım."
Değerli arkadaşım Meçhule, bir kelimeni dahi bulamadım itiraz edecek iyi ki de bulamamışım. Seni çok seviyorum. Düşünce ve fikirlerin benim için çok değerli. Keşke ülke insanımın tamamı içinde değer taşısa. Sevgilerimle 22/03/26
Yorum Yazın