Ali okuldan eve dönüyordu. Hava yine çok soğuktu. Bulgur büyüklüğünde buza dönüşmüş kar taneleri, esen rüzgârın da etkisiyle çivi gibi yüzüne batıyordu Ali’nin. Yüzünü korumak için başını öne eğdi, saçlarını kalkan yaptı yüzüne. Evlerine gelmek üzere başını kaldırdığında komşu evin bahçe duvarında oturan evin küçük erkek çocuğu Dicle’yi gördü. Hemen onun yanına gidip. “Ne yapıyorsun burada Dicle. Yüzün gözün mosmor olmuş, bak nasıl titriyorsun in duvardan aşağı.” “Babam kapıya attı beni. Dicle kayarak indi aşağıya. “Haydi bize gidiyoruz.” “Ali abi babam burada göremezse beni çok döver.” Bu cümleyi o kadar zor söyledi ki Dicle, çenesi titremekten dişleri birbirine çarpıyordu. Her kelimeyi hecelere bölerek anlatabildi. Burnundan sızmış kanlar dudağın üzerin kadar gelmiş orada donmuştu. Ali onu elinden tuttu çekiştirerek kendi evlerine götürdü. Anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Önce Dicle’yi içeriye soktu sonra kendi girdi. Hasta annesi yatağında yatıyordu. O, odasından bağırdı “sen misin oğul, yanında kim var”?
Dicle’yi yanan sobanın biraz uzağına oturttu. “Fazla yaklaşma sobaya, her yerin sızlar hemen ısınırsan.”
Annesinin odasına koştu. “Nasılsın anne” kulağına eğilip “Dicle’nin babası ona ceza vermiş sokağa atmış. Sabahtan beri sokakta imiş.” Anne: “bu soğukta deli mi bu adam. Onun karnını doyur oğul sor bakalım suçu neymiş?” “Soramam anne, belki anlatmaktan hoşlanmayacağı bir suçsa neden üzeyim onu. Zaten olan olmuş çocuğa.” “Sen bilirsin oğul.” Oradan mutfağa geçti Ali. Kızgın yağa dört yumurta kırdı Dicle’ye, başka bir kaba da kendine iki yumurta. Ekmeği dilimledi. Çatalları koydu masaya misafirinin yanına gitti. “Isındın mı Dicle”? “Evet Ali abi.” Haydi banyoda yüzünü yıka, sonra karnımızı doyuralım.” Mutfağa geçip yumurtalarını yemeye başladılar. Çabuk bitmesin diye yumurtaları dörde bölüyordu Dicle. Belli ki çok acıkmıştı. Annesine bir limonlu ıhlamur yapıp götürdü Ali. Tekrar salona geçtiler. Ali dikkatlice Dicle’nin yüzüne baktı; “senin gözün morarmış Dicle” “Morarmıştır abi babam dövdü de. Senin baban yok değil mi Ali abi?” Ali’nin boğazına bir yumruk düğümlendi, sadece “yok” diyebildi. “Kapıdan girerken iki çift erkek ayakkabısı gördüm onlar kimin Ali abi?” “Babamın Dicle, seneler önce bizi bırakıp gitti.” “Benim babam da bırakıp gitse Ali abi” “Öyle söyleme Dicle, baba bir evlat için çok değerlidir. Ben çok eksikliğini duyuyorum babamın. Hepimizin hatası olur baban da bir gün hatasının farkına varır üzülme. Hava karardı, ben gidip annene söyleyeyim, biz de kal bu gece, babanın siniri de geçmiş olur.” Ali anahtarını paltosunu aldı Diclelerin kapısını çaldı. Annesi açtı kapıyı. “Teyze, Dicle bizde bu gece, bizde kalacak haberiniz olsun merak etmeyin.” “Biliyorum oğlum, camdan gözlüyordum, senin götürdüğünü görünce dünyalar benim oldu be oğlum. İyi ki varsın iyi ki siz bizim komşumuzsunuz.” Arkasını döndü evine doğru yürüdü Ali. Uzun ya da kısa methiye dinlemekten hoşlanmazdı. Eve geldi, salonda sobaya yakın bir yatak serdi Dicle’ye. Annesine bir bardak sıcak süt götürdü. İkisine de iyi geceler dileyip odasına geçti. Yastığının altındaki defterini çıkardı yeni bir sayfa açtı parmaklarının arasına sıkıştırdığı kalem ile; “BU GÜNDE KİMSEYE SORUN OLMADIM” Yazdı. Bir alt satıra da “KİMSEYİ ÜZMEDİM” yazıp önce defteri sonra Işığı kapadı.
ÜMİT SOMYÜREK 25/12/25
Yorum Yazın