Her yıl mart ayı geldiğinde vitrinler süsleniyor, sözler hazırlanıyor, kadınlara ithaf edilen o tanıdık cümleler yeniden dolaşıma giriyor. Oysa sokaktaki kadının gerçeği, o parlak vitrinlerden çok daha karanlık bir yerde duruyor.
Bugün birçok kadın akşam eve dönerken arkasından gelen ayak seslerini sayıyor. Bindiği aracın plakasını bir ihtimal diye yakınlarına gönderiyor. Çünkü bazen bir mesaj, bazen bir plaka numarası insanın geride bırakabildiği tek iz olabiliyor.
Bu yüzden bugün konuştuğumuz şey yalnızca başarı hikâyeleri değil. Ne yazık ki çoğu zaman konuştuğumuz şey hayatta kalma mücadelesi.
Bir yanda hayalleriyle birlikte toprağa verilen kadınlar…
Diğer yanda o hayatları söndürenlerin adliye koridorlarında elini kolunu sallayarak yürüyebilmesi…
İşte bu tezat, bir toplumun vicdanındaki en derin yaradır.
Bir katilin “iyi hal” indirimiyle, bir saldırganın “yeterli delil yok” gerekçesiyle aramızda dolaşması sadece hukuki bir eksiklik değildir. Bu, aynı zamanda gelecekte işlenecek suçlara verilmiş sessiz bir cesarettir.
Kadınlardan korkuyla yaşamaları bekleniyor. Sokakta, evde, iş yerinde… Her yerde görünmeyen bir “acaba” ile yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Oysa korku bir kader değildir; korku, adaletin eksik kaldığı yerde büyüyen bir gölgedir.
Biz kadınlar, öldürülen kadınların ardından tutulan soğuk istatistiklerin bir parçası olmak istemiyoruz. Bizler yalnızca kâğıt üzerinde kalan yasalar değil, sokakta yürürken arkamıza bakma ihtiyacı duymayacağımız bir güven duygusu istiyoruz.
Çünkü cezasızlık, şiddetin en güçlü yakıtıdır.
Suçlunun korunduğu, mağdurun sorgulandığı o çarpık düzen değişmedikçe; kutlanan hiçbir günün, dağıtılan hiçbir çiçeğin gerçek bir anlamı olmayacaktır.
Kadınlar bugün çiçek değil, güven istiyor.
Sahte tebessümler değil, adaletin gerçekten var olduğunu bilmek istiyor.
Çünkü bir kadının korktuğu yerde yalnızca bir hayat değil, insanlığın vicdanı da yaralanır.
Bizim birbirimize, çocuklarımıza ve bu topraklara borcumuz çok basit bir hak aslında:
Gölgemizden korkmadan yürüyebileceğimiz bir dünya.
Başımız dik, sesimiz kısılmadan ve yalnızca “insan” olarak yaşayabileceğimiz bir dünya.
“Bir kadının korktuğu yerde insanlığın vicdanı yaralanır.”
Gönül Doğan
Bu bir lütuf değil.
En temel hakkımızdır.
Yorum Yazın