Özgürlük, çoğu zaman yanlış tanımlanır. Kimi için sınırsız hareket, kimi için başkasının alanına müdahale etme hakkı gibi algılanır. Oysa gerçek özgürlük, başkasının yaşamını kısıtlamayan, doğaya ve insana saygı duyan bir bilinç hâlidir. Bugün sokaklarda, parklarda, yol kenarlarında gördüğümüz manzara ise bu bilinçten ne denli uzaklaştığımızı gösteriyor. Genç yaşta insanlar ağaçları tekmeliyor, söküyor, zarar vermeyi bir güç gösterisi sanıyor. Bu sadece bir davranış bozukluğu değil; toplumsal bir duyarsızlığın, kültürel bir kopuşun işareti.
Tüketim çağının çılgın temposunda, çevreye ve insana karşı duyarlılığımızı yitirdik. Her şey hızla tüketiliyor: eşya, doğa, ilişkiler, hatta duygular. Plastik şişelerle dolu sahiller, betonlaşmış vadiler, yok edilen kuş göç yolları… Bunlar sadece ekolojik krizler değil, aynı zamanda etik krizlerdir. Çünkü doğaya zarar vermek, insanın kendi varlığına yabancılaşmasıdır.
Toplumsal belleğimizde yer etmiş “komşu hakkı”, “ağaç gölgesinde dinlenme” gibi kavramlar artık nostaljik birer anı. Oysa Anadolu’nun kadim kültüründe ağaç kutsaldı, suya saygı esastı, yaşlıya hürmet bir erdemdi. Bugün bu değerler, reklam panolarının arkasında unutulmuş durumda.
Özgürlük, sadece bireysel bir hak değil; toplumsal bir sorumluluktur. Başkasının yaşam alanını gasp eden, doğayı hoyratça kullanan, çevresini kirleten bir birey özgür değil, sadece serbesttir. Ve serbestlik, özgürlüğün karikatürüdür.
Bu yazı bir çağrı: Duyarlılığa, vicdana, ortak yaşama. Çünkü özgürlük, ancak birlikte yaşanırsa anlam kazanır. Ve doğa, bu ortak yaşamın en sessiz ama en güçlü tanığıdır.
Yorum Yazın