Bir yılı daha ardımızda bıraktık. Takvimler değişti ama insanın içindeki ağırlık her zaman takvimle hafiflemiyor. Yaşananlar, söylenenler, gösterilenler ve özellikle de gösterilmeyenler zihnimizde tortular bırakıyor. İyisiyle kötüsüyle geçen zaman, çoğu insanda yorgun bir bilinç ve bulanık bir bakış oluşturdu. Tam da bu noktada, insanın kendine sorması gereken en temel soru şudur: Gerçekten ne düşünüyorum, yoksa düşünmem isteneni mi taşıyorum?
Günümüz dünyasında en görünmez baskı, gürültüyle kurulan baskıdır. Sürekli konuşan, sürekli yönlendiren, sürekli tanımlayan bir akışın içindeyiz. İnsanlara neye sevinmesi, neye öfkelenmesi, neyi tehdit, neyi kurtuluş olarak görmesi gerektiği fısıltıyla değil, yüksek sesle anlatılıyor. Bu sesin yüksekliği arttıkça, insanın kendi iç sesi zayıflıyor. Oysa zihinsel özgürlük, yüksek sesle konuşmak değil, sessizce düşünebilmektir.
Kişisel gelişim kitapları sıkça şunu söyler: Zihninize ne alırsanız, hayatınıza da onu çağırırsınız. Bu basit gibi görünen cümle, aslında büyük bir sorumluluğu hatırlatır. Her haber, her yorum, her etiket zihne ekilen bir tohumdur. Ayıklanmayan tohumlar zamanla düşünceyi işgal eder. İnsan fark etmeden korkuyla yaşamaya, kaygıyı normalleştirmeye başlar. Oysa kaygı, gerçeğin kendisi değil; gerçeğin çarpıtılmış bir yansımasıdır.
Zihni temizlemek, dünyadan kopmak değildir. Tam tersine, dünyayı daha berrak görme çabasıdır. Her söyleneni mutlak gerçek kabul etmemek, her iddiayı kişisel tehdit gibi algılamamak, her farklı düşünceyi düşmanlaştırmamak insanı hem ruhen hem zihnen güçlendirir. Sağlıklı bir bilinç, kutuplaşmadan değil, denge arayışından beslenir.
İnsan mühendisliği denilen şey, çoğu zaman insanın kendine yabancılaşmasıyla sonuçlanır. Kendi değerlerini, vicdanını, sezgilerini başkasının diliyle tarif etmeye başlayan birey, zamanla içsel pusulasını kaybeder. Bu yüzden kişisel gelişimin en önemli adımı, yeniden kendine dönmektir. Gün içinde kısa bir duraklama, sessiz bir an, kendine sorulan dürüst bir soru bile zihni onarabilir.
Gelecek kaygısı, bugünü zehirlediğinde yaşam küçülür. Oysa umut, bir temenni değil, bir bilinç halidir. Umut, olup biteni inkâr etmek değil; olan bitene rağmen insan kalabilme direncidir. Okur için belki de en değerli kazanım, her şeye rağmen düşünme hakkını koruyabilmektir. Çünkü düşünme hakkını koruyan insan, korkuyla değil farkındalıkla yaşar.
Yeni bir yılın başında, zihnimizi kirleten gürültüden bir adım geri çekilmek, kelimeleri değil anlamları tartmak, bize sunulan korkuları değil kendi iç gücümüzü büyütmek mümkün. Yaşam, yalnızca dış koşulların değil, iç tutumun da sonucudur. İçini berrak tutan insan, dış dünyanın karmaşasında yolunu daha kolay bulur.
Kalemin görevi de tam burada başlar: Karanlığı büyütmek değil, ışığın nereden sızabileceğini hatırlatmak.
Güven Albayrak
Yorum Yazın